"Daha fazla Mc Donald’s değil, daha fazla Sulukule" Gogol Bordello-Eugene Hutz<
''Kültür Başkenti demek! bu çok iyi bir şey. Ama bana hep yaptıkları yüksek kuleleri gösteriyorlar. Kültürden söz ettiklerinde kastettikleri "money". Mahalleleri, yeşil alanları korumak gibi dertleri yok. Büyük binalardan, alışveriş merkezlerinden, lalelerden bahsediyorlar hep. Bunlar "kültürün başkenti" anlamına gelmiyor ki, "kapitalizmin başkenti" anlamına geliyor'' Tony Gatlif
8 Temmuz 2008 Salı
Kentsel Dönüşüm
Sensible Soccer Fenomeni
Biz hala unutamıyoruz efenim.. PES serileri, Fifa serileri vs yalan hala bu bünyede.. Nerden düştüyse aklıma ( liglerin başlamasına daha var, euro 2008 bitti, Lig tv de arada Rus ligine ve Brezilya ligine takılıyoruz ama kesmiyor belki de futbolsuz duramadığımız içindir) bir hatta iki neslin ömrünü yiyen, amiga günlerinin bu topraklardaki en büyük nostaljisi Sensible Soccer serileri üzerine yazasım geldi bloga..
Hikaye uzun , rivayet muhtelif. Efenim ingiltere'de iki tane futbol hastası çocuk daha çocuk yaşlardayken amatör kümeden süper lige kadar istatistik tutarlar, kadroları kaydederler, kendi arşivlerini oluştururlar daha sonrada bunu anime ederler.O yıllar amiga yıllarıdır, elde joystick patlatılan yıllardır, amiga 7/24 beynimizi yemektedir, Microprosoccer (ansızın bastıran yağmur ve oman takımı) ve Emilyhigh soccer gibi oyunlar ile futbol heyecanıyla tanışmışızdır, Kickoff serileri ve Arcade oyun salonlarında yeni yeni sivrilmeye başlayan Supersidekicks (Meksika ve Hernandez) yeni bir çığır açmıştır ki, Cannon Fodder ve dönemin en kral platform oyunu olan Super Frog'un yapımcısı Sensible Software bu iki genci bulur, derki bu data başka data, bu arşiv manyak oyun olur, eee bunu hareketlendirmişsiniz ve altyapısınıda kurmuşsunuz gelin biz bu çizimleri sponsor olarak destekleyelim ve bunu oyun yapalım... O zamanlar dev plazma ekranlarda PS3 oynatan salonlar yerine, Çınarcık'ta yazlık günlerinde ; Okyanus, Balkış, Kral gibi atari salonlarında amiga sistemi üzerinden saatine para vererek Sensible Soccer turnuvaları yapan arızalı bir nesildik biz.. Türkiye anı Türkiye değil di, teknoloji böylesine gelişkin değil , imkanlar sınırlıydı ama hayattan aldığımız zevk kat be kat daha fazlaydı resmen eğlenerek yaşıyorduk yahu...
Bugüne kadar içerisinde san marino, faroe adaları gibi ligleri bile barındıran, hem menejerlik hemde oyunculuk anlamında çığır açan swos serileride böyle ortaya çıkar. Dünyadaki tüm takımların yer aldığı, çağımıza göre çok yetersiz grafiklere sahip bu şaheserin yerini 3d efektli fifalar, pesler, winnigler asla tutamaz, o havayı doğallığı veremez, sensible soccer oynamayan , exeter cityden, huul cityden bir haber olan, falso veriyim derken joystick kırmayan adamada futbol hastası denmez. net üzerinde her sezon yenilenen yamalar yayınlanmaya devam ediyor, datalar eklenmeye devam ediliyor, ama amigadaki heyecanın yerini tutmuyor...tribün yapardık evde bu oyun oynanırken... ahh ah
Ayrılık Şarkıları Top 5
Listelemek çok moda bu aralar... Bizde listeledik bakalım.. Bu aralar Winamp play list dahilinde en çok repeat edilenlerden oluştu bu şahsi liste..
*Jeane Manson - Avant de nous dire adieu
*Joe Dassin - Salut
*Gun's and roses - november rain
*Cat stevens-wild world
*Aylin Aslım-4 gün 4 gece
24 Haziran 2008 Salı
Beyoğlunda Gece
Çok fena sardık bu aralar.. Kavurucu sıcakta.. Akşamları Euro- 2008 olmadığı boş vakitlerde, bloga yazmaya üşendiğimiz anlarda, balkonda öyle kendi halimizde, eş dostla kırarken iki lafın belini, tekel birasıyla az tuzlu fıstıkla vs vs vs ile işte, fena gidiyor bu şarkı.. Dönüp duruyor Winamp'ta.. Ata demirer' in exit adlı max single'ında '' Beyoğlunda Gece'' isimli parça.. Kah Zeki Müren havasında, Kah Hicaz Taksim , Kah uzun hava kıvamında kah sanat müziği ayarında.. Ata'nın sesinin güzelliğini bilmeyen yok zaten ama sözler esas mesele.. Sözler fena.. Çok fena..
beyoglu'nda gece..
22 Haziran 2008 Pazar
Seni Unutmadık Kazım Koyuncu
"Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar 'a, ateş hırsızlarına, Ernesto "Çe" Guevara'ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya."
Yukardaki satırların sahibiydi Kazım Koyuncu.. 25 Haziran 2005 tarihinde aramızdan hain kanser çekip almıştı Kazım'ı.. Türkü demekti, şiir demekti, müzik demekti, karadeniz demekti, aşk demekti, futbol demekti (çok iyi bir Trabzonspor taraftarı, futbolla oldukça ilgili bir sanatçıydı kendisi) yaşamak direnmektir diyenler için çok şey demekti Kazım Koyuncu... 25 Haziran'da yeniden anıyoruz kendisini.. Hiç unutmamak üzere..
'Şarkılar politikadan, kurumlardan, sistemden daha güçlüdür. Hayatın sonuna kadar kalabilirler, temizdirler ve bir çok güzel şeye sebep olabilirler. İktidarlar, sistemler yıkılabilir, devirler değişebilir, şimdi dünyayı yönetenler kısa bir süre sonra üstelik bütün kötülüklerine rağmen unutulabilirler.'
21 Haziran 2008 Cumartesi
Yağmur,Futbol ve Bizim Çocuklar...
15 Haziran 2008 Pazar
Kalamar Rakı Yunanistan vs Rusya
İlk maçlarında İsveç karşısında oynadıkları futbola 45 dakika boyunca dayanabilmiştim.. İtiraf ediyorum turnuva boyunca sıkılıp yarısına kadar dayanabildiğim maç olmuştu Yunanistan vs İsveç maçı.. 90 dakika boyunca geri pas yapan bir takımı cezalandırdım kendimce.. Anti futbol cezalandırılmalı zaman zaman.. Dün akşam İspanya vs İsveç vardı Euro 2008 D grubu menüsünde .. Çalan telefonlar , atılan sms'ler sonucu uzun zamandır hayatını ; iş - ev - blog ekseninde geçirerek kendine huzurlu bir klan kurmuş olan bendeniz , daha fazla dayanamayarak , ne zamandır görmediğimiz dostları görmek , ılık bir Pera akşamında rakı olayına girip iki lafın belini kırmak , İspanya maçınıda Pub'da izlemek için düştük yola.. İspanya İsveç maçı bittikten sonra damarlarda alkol kıvama gelmişken (masada Galatasaray'lı , Fenerli , Beşiktaş'lı şahıslardan oluşan futbol manyağı bir karma olunca) ister istemez konu tribün alemiydi, euro 2008'di, futboldu, ulusal takımdı , Hollanda'ydı, Arjantin'di, fanzindi, oydu, buydu, şuydu diye uzadıkça uzadı muhabbet. ''ben bu takımın maçını daha izlemem'' diyen ben sözümde duramadım.. Yunanistan vs Rusya maçınıda burda izleyelim diye en önde atlayan şahıs oldum.. O an 15 kişilik kadınlı erkekli bir Yunan'lı turist grubu girdi mekana .. Kalamar - rakı - meze söylediler hemencecik.. Hiç dadanmadılar biraya.. Arka masalardaki Ruslar, yanımızdaki Yunan'lı grup ve biz.. Unutulmaz Liverpool vs Milan şampiyonlar ligine finaline Beyoğlu sokaklarında Liverpool'lular ile sabahlayarak iştirak etmiş iki kişi vardı masamızda.. Ben ve Arjantin ligi resmi haber kaynağı Boca Juniors'lu Los Xeneise.. Aynı duygular canlanınca bedenlerde kaynaşıverdik hemen; takımlarının anti - futbolundan bunalmış , Rehagel'le yolların ayrılmasını isteyen, 4 seneki önceki şampiyon takımlarının kupadaki kader maçını komşu ülke Türkiye'de izlemeye gelmiş kitleyle.. Maç izleyen, futbolu seven, futbolla ilgili mavra yapan birilerini görünce dayanamayıp hemen muhabbete ortak olan bir tarafımız var.. Xorto Magiko,Aek, Pana , Gate 13, Gate 7, Türkiye , Yunanistan, futbol, turnuva , fanzinler vs derken Rusya 1-0 yenip eledi Yunanistan'ı..Beklenen sonuç.. İspanya'dan 4 yedikleri maçta dahi eksiklerine rağmen iyi top oynamıştı Rusya.. Bu turnuvanın en sevindirici tarafı açık oynayan, oynamayı düşünen, pozitif futbolu benimsemiş takımların, kapanarak sert savunmaya dayalı kurguyla defansif oynayan takımları yenmesi zaten.. Kalamar ve rakı tazelenmeye devam etti ama.. Takımları evlerine dönerken taraftarları İstanbul'daydı hala, futbolun ortak diliyle anlaşmıştı Ruslar, Türkler ve Yunan'lılar.. Çıkartıp bir fanzin armağan edemedik ama .. Hazırlıksız yakalandık.. Turkish Pub isimli mekan evsahipliği yaptı bu futbol gecesine.. LCD ekranlar, Plazmalar, ses , ortam, dekor vs güzelde.. Bira 7 YTL olunca inceden North Shield hesabına kaçmış oluyor mekan.. Bizim gibi 5 bira bittikten sonra hadi içmeye başlayalım diyen adamlar için Rakı ve kalamar en ideali galiba..Karışık çerez taze ve istediğim gibi sıcak tuzlu fıstıkla süslüydü ordan kaptılar artı puanı.. Yinede Pub olunca konu İrish Pub'a ihanet etmem ben..
R.I.P Turşu
Şahsen tanımazdık Turşu'yu.. Biz İstanbul'da o Antalya'da.. Ortak noktamız takımlarımıza duyduğumuz bu bağlılık ve tribün alemi denilen bu kaotik alemde , büyük görünen ama aslında herkesin birbirini bildiği, tanıdığı, garip bir biçimde renkler farklı olsa bile ortak bir aidiyet duygusu hissettiği ortamda , Antalya'lı arkadaşların Turşuyla ilgili anlattıkları ve renkli kişiliğine dayalı mavralarla dolu videolarından gördüğümüz simasıydı.. Antalyaspor tribünlerinin deplasman emekçilerinden davulcu Özgür http://www.imgeseleylem.blogspot.com/ sitesinde bahsetmiş Turşunun rahmetli olduğundan.. Dedim ya bu tribün alemi 40 kişidir aslında 40 kişide birbirini bilir..Son holigan Optik abi öldüğünde bir sızı hissetmiştim yüreğimde, Turşu'yuda aynı sızıyla uğurluyorum..
dağılıp gitti melekleriniz beyazın öte dağlarında..
ağlasın ardınızdan bir ağızdan bütün dehşetiyle antalya,
turşu sen harbi hayalet, sağlam gariban,
ruhuna el fatiha..."
Futbolu Sevmezsen
Olacağı budur.. Futbolu sevmeyen kadınlar için (sevene canımız feda ayrı mesele) liglerin bitimiyle nefes alma şansının doğduğu aylardır yaz ayları.. 4 yılda bir bu şansı kaçırırlar.. Bu yıl o yazlardan birisi.. Avrupa şampiyonası.. Temmuz ayının başına kadar futbol sevmeyen kadınların kabusu.. Bizim çok sevdiğimiz bir oyunu onların sevmemesini anlayamasam bile saygı duyuyorum.. Anlayamam nedenim bir insanın futbolu sevmemesi için mantıklı bir neden bulamamam..Ama haklarını sonuna kadar teslim ederek dürüstçe söylüyorum; maç kaçırmadan dakikası dakikasına takip ettiğimiz , üstüne üstlük bununla yetinmeyip kupayla ilgili extra programları izlediğimiz, tam gece biterken kendilerine ayırmamız gereken vakti yine futbolla ilgili bloglara ayırdığımız, kısacası 24 saat kupa mesaisi yaptığımız şu günlerde kahrımızı bu kadar çok çeken kadınlarımıza teşekkürler.. Turnuva bitince 2010 yazına kadar özgürler (10 ay boyunca süren kış futbol mesaisini saymazsak :) )
14 Haziran 2008 Cumartesi
Sulukule ve Futbol
1000 yıllık Roman mahallesi Sulukulede yaşanan ;kültürel kent soykırımına karşı direniş sürüyor. Tarihi Sulukule semtinin ‘Kentsel Dönüşüm’ projesi adı altında yok edilme girişimine karşı direnen ‘yaşam savunucuları’nın oluşturduğu ‘Sulukule Platformu’ bir futbol turnuvası düzenledi. Platfom açıklamasında; “Boş arsa gibi rant hesaplarıyla pazarlanan mahallemize sizleri aylardır hep “Yetişin, yıkıyorlar!” diye çağırdık. Sesimizi her seferinde duydunuz. Şimdi bir kez daha çağırıyoruz: Gelin, futbol şölenimizde birbirinin halinden anlamayı, dayanışmayı ve paylaşmayı kutlayalım. Mahallemizde hâlâ hayat var!..” dedi.
Sulukule Platformu’nun açıklaması göre, “Sulukule Dayanışma Futbol Turnuvası”na tam sekiz takım katılıyor: Neslişah Spor, Çeşme Sokak, Müzisyenler, Sultan Spor, Sulukule Birlik Spor ve Sulukule Spor. Bu takımlar Sulukule halkının içinden çıkan takımlar.
Sulukuleliler şöyle diyor:Halimizi çok yakından bilen, anlayan Başıbüyük ve Gülsuyu mahalleleri turnuvaya bir takımla katılıyor. “Kentsel yenileme” bir kâbus gibi onları da yerinden etmeye çalışıyor. Bugün birlikte top koşturacağız, yarın birlikte koşuşturacağız; hayatımızı savunmak ve güzelleştirmek için;
Sekizinci takım Mimar Sinan Üniversitesi. Bugün birlikte top koşturacağız, yarın birlikte koşuşturacağız; yoksulları yerinden etmeyen “kentsel projeler” için;
Moloz yığınları ortasında yaşamak zorunda bırakılsak da, mahallemizde hala hayat var!Gelin, dayanışmayı hatırlamaya, hatırlatmaya, kutlamaya, izlemeye, eğlenmeye, oynamaya bekliyoruz…”
28 Mayıs 2008 Çarşamba
Yaralı Parmaklarınla Bidondan Turşu Çıkarmak
Ateşiniz Var mı?
''Canım sıkılınca bir sigara yakıyorum. İçince öksürüyorum, öksürünce tükürüyorum, tükürünce damağım kuruyor, hemen şarap içiyorum, fakat bütün bunların bende bir alışkanlık yapmasından korkuyorum. Bu düşünce bende efkar yapıyor, hemen bir sigara yakıyorum, her efkarlandığımda sigara yakmamın bende bir alışkanlık olmasından korkuyorum. Ben canım sıkılınca sigara içiyorum ve yıllardır çok acayip sıkılıyor canım. ''
24 Mayıs 2008 Cumartesi
Diary of Berduş
Yanıma aldım kendimi ve yürüdüm ince çizgisinde yolumun ortalıkta görünen herkesin adı yabanci, herkes kendi maskesiyle dolasir oldu yanibasimda, tanimaz oldum yüzleri ve keskelerle avunur oldum. Düşlerimde gördüğüm yüzüm benim mi? düsünür oldum, onca maske gözümün içine bakiyor sorgularcasına, ve burası hep yabancı, hep yalanci doldu, çıkmak istiyorum artık dışari, bırakın gideyim kendimi alıp.
23 Mayıs 2008 Cuma
République Meydanı Balıkçısı
Paris République meydanında her gün hiç sektirmeden oltasıyla görünür olmuş. Tıka basa dolu denizci çantasında neler var merak edilse bile kimse gidip sormamış.. Denizciler aksi olur derler diyor parisgastesi blogunun yazarı, Erhun Geyisi.. Balıkçı neden deniz kıyısında değil şehrin meydanında.. Gündeliğin başıboş ayrıntılarına sıkışıp kalmış, metro kalabalığını mı? izliyor.. Sarkozy politikaları ve her gün yenilenen grevler mi? var aklında.. Paris moda haftasını veya Eyfel kulesinde romantik bir akşam yemeğini düşünmediği kesin.. Bunların hepsiyle alay ediyor ve İroninin kitabını baştan yazıyorda olabilir.. Hiçbirimizin cesaret edemediğini, hayatın dayatmalarına , mekanik iş ilişkilerine rest çekebilme cürretini gösteriyor belkide.. République Meydanı balıkçısı..
Diary of Schizophrenia Berduş
bi kutuda öldü, bi başka kutuyla gömdüler sarıyı..
Kısa Kısa Unutulmaz Türk Filmleri
Yine uzun bir yazı olacak. Bloglara post geçmek sanıldığı kadar kolay bir olay değil. Saatlerini harcıyor insan.Hatırlamak, klavyenin tuşlarına dökünürken yazının kurgusunu oluşturmak, birde bunları görsel dökümanlarla zenginleştirmek. Hakkını vererek, içerik oluşturarak, okuyana bilgi ve fikir vererek bir blog yapmak büyük emek işidir. Pubculture kurulduğu günden bu yana hep uzun yazıların , sabreden için bilgilendirici, eytanın gör dediği noktayı gösterici yazıların mekanı olmaya çalıştı. Konu sinema olunca kısa yazmak sinemaya hakarettir gibi gelir bana. Sonsuz bir deryada binbir türlü rengin ve estetiğin karışımı olan bu büyülü sanat için GB'lerce Harddisk harcasak yinede hakkını tam olarak veremeyiz. Pazartesi gününe kadar sağlık sorunları nedeniyle evde raporluyuz, işe güce gidemiyoruz ya.. Film arşivinde boğulup duruyoruz. Eskileri karıştırdım geçen gece, koleksiyon içinde ayrı bir kategoride biriktirdiğim eski yeşilçam ve günümüzün yakın dönem Türk sineması örneklerinden seçki yaptım. Üst üste 2-3 film izleyerek hafıza tazeliyor , belki 10 defa izlediğim bir filmde göremediğim noktayı 11. defa izleyince yakalıyorum, faydalı oluyor.. Blogda sık sık Cinematografo etiketi altında Türk sineması üzerine dilimiz döndüğünce ahkam kesiyoruz, şimdi kendi arşivciliğim için koleksiyonun kilit filmleri olarak gördüğüm bazı filmlere flashback yapmış oldum yeniden izleyip. Anladım ki blogda ''ah müjgan'' ı,tabutta rövaşata'yı, kader'i, masumiyet'i, Muhsin Bey'i, Fantastik türk sinemasını, yok olup giden figüranları, şişko nuri'yi, problem çocuk zıpçıktı şenol'u, anuşka'yı'' iyikide anmışız.. unutmamışız.. boşa anmamışız.. Yine yeni yeniden veriyorlar aynı tadı.
GEMİDE :Kuşkusuz film başarısını doğallığına borçluydu. Laleli'de bir Azize'yi sevenler bunuda sevecekti. Erkan Can'ın muhteşem oyunculuğuyla kalbimizde yer eden, ''kamilll beynimde filler sikişiyor'' repliğiyle türk sinemasında ayrı bir tarz sahibi olan yapım. Yeraltının argosunu Gece Melek ve Bizim çocuklardan sonra 7. sanat alanında Türkiye coğrafyasına en katıksız haliyle taşıyan bir alt metni vardır bu filmin. Bir memleket gibidir gemi mottosuyla yapılan açılıştan sonra , filmde gerçekten memleket gerçeğinin , sokağın , en doğal haliyle insanın özelliklede biz erkeklerin anlatılışını görürüz. Filmi izlerken zerre kurgu sezinlememiştim sanki mahallede arkadaşlarla yaptığımız muhabbette, maç öncesi birahane mavralarında hissetmiştim kendimi. Filmi cine 5 yayınlarken ''bu dünya ya zinadan ya binadan batacak , deniz elbet bir gün verdiği kumu geri alacak'' repliği geçmiş ardındanda 17 ağustos depremi olmuştu böylede ilginç bir anısı vardır. Türk sinema tarihinde en fazla esrar içilen ve sarılan filmdir, ardından tabutta rövaşata gelir. Gemideyi tam anlamıyla çözebilmek için öncesinde lalelide bir azizeyi izlemek şarttır ikisi çapraz kurgudur. Gemide laleli ve tarlabaşında geçen sahnelerinde eşkiyadan bile daha gerçekçi bir istanbul gece yaşamı gerçeği sunmuştur bizlere.Rivayet odurki serdar akar ve oyuncu kadrosu film çekimlerinde gerçektende demlenerek dumanlı bir ortamda çekim yapmışlardır, denizin ortasında gemide olduklarını düşünürsek ortamda gayet müsaittir.
UÇURTMAYI VURMASINLAR:İlk ağlayış filmidir. 80'lerde çocuk olan bizim kuşağın darbeyi ve soğuk duvarları derinlemesine hissettiği, Barış'ın jandarmayla bankta bir simidi paylaştığı sahnede sinema perdesinde ilk ağlayışını yaşadığı filmdir Uçurtmayı Vurmasınlar.. bir tunç başaran destanı diye tanımlayanı çoktur.. Filmde kadınlar koğuşunda annesinin cezasının bitmesini bekleyen küçük barışın gözünden hapishane gerçeğini izleriz. Siyasal tutuklu inci ile barış arasındaki dostluk , hapishane ortamında belkide yeşeren tek umuttur, nur sürer'in devleştiği, füsun demirel'in oyunculukta zirve yaptığı müziğiylede vuran bir kara film. O çocuğun injiii bu ne diyişi , jandarmayla aynı banka oturup bir simidi bölüştükleri sahne, ve hapishanede olsa kadın kadındır dedirten olaylar replikler. Filmin finali ise gördüğüm en başarılı 2-3 final sahnesinden birisidir.Filmde alt metinler satır aralarına gizlenmiştir, anti komünist mücadele taktikleri kitabının hapishane kütüphanesinde baş köşede olması ama müdürün bunu sosyalist kitap sanarak yırttırması , bir gardiyanın peşine başka bir gardiyan takılması ve onunda arkasına gözcü olarak başka gardiyanın yollanması, bu üç gardiyanında her fırsatta birbirini müdüre ispiyon etme çalışmaları vs gibi.Ben işemedim miki işedi repliğide akıllardan hiç çıkmaz. filmin özeti bence şu iki replikte gizlidir. - niye uçmuyor inci? - uçar bir gün... en iyi yabancı film oscarına aday gösterilmiş tek türk filmidir
MUHSİN BEY:İstanbul kültürünün kendisini yok eden ucuz arabesk vandalizmine karşı direnen son kalesi muhsin bey, ve uğur yücelin unutulmaz ''urfanın etrafı '' diye girdiği replikle türküyü söyleyişi. film yavuz turgul klasiğidir her izleyişte farklı bir mesaj alırız. Çiçekleri yaşatmak, eski Pera'nın göç edip giden rum komşularıyla ahşap evler arasında sohbet edebilmek, Türk sanat musikisini ve rakıyı yaşatmak.. Naif,İçten ama tüm iyiler gibi zamana yenilen. Değişim adındaki gaspa kültürünü kurban eden.. Yakıcıdır Muhsin bey.. Unutulup giden nice siyah beyaz fotoğraflar gibi..
AH MÜJGAN:Blogda sadece bu filme özel uzunca bir yazı döşemiştik. Tekrar izlenenler listesinde yine var. "Ah Müjgan".. Fazla söze ne hacet.. Sadri Alışık ın bende yer eden muhteşem filmi hüzünlü ve titrek sesiyle Sadri Baba bitirim ama şair, hüzünlü ama komik...
YAZI TURA:"Beni mutlu edecek tek şey, izlediğimde, okuduğumda beni yerden yere vuran, sallayan artistik bir etkilenme. Bir filmden çıkıp saatlerce konuşamamak, günlerce o filmi yaşamak, sonra gidip o filmi yeniden seyretmek; günlerce bir kitabın büyüsüyle dolaşmak; belki bir şiirin iziyle günü geçirmek... Ülkenin Güneydoğusunda yıllardır yaşanan siyasal kargaşa ve çatışmalarda on binlerce insan hayatını kaybetmiştir. Şimdilerde Türk ve Kürt halkının ortak arzusu artık Güneydoğu’nun ve ülkenin barış ortamı içinde olmasıdır. Ancak savaş ortamı gencecik çocukları topraga gömmüş, binlerce hayatı karartmıstır. Oysa ölen de öldüren de kültürleri, yaşayışları, mizahı, müziğiyle birlikte kardeştir.'' Uğur Yücel.. Hakkı gişede teslim edilemeyen filmlerden biriydi.. Çok cesur, çok yönlü, gerçekçi ve muhteşem oyunculuklarla donatılmış..
TABUTTA RÖVAŞATA:berduşluğa bir ağıttır tabutta rövaşata..insanın en temel savaşını yani hayatta kalma, karnını doyurma, barınacak yer bulma savaşını çok yalın ve herkesin kaldıramayacağı sertlikte anlatır, üstünede ahmet uğurlu harikalar yaratır, reis rolünde tuncel kurtiz göz doldurur. sarının cenazesi kalkarken imam dua ettiği anda mezara şarap dökmeleri, sarı fuları mahsunun bulması, hisar insanlarının hayatından kesitler... emlak fiyatlarının en pahalı olduğu bölgede böylesine bir bohem cumhuriyet vardır ve derviş zaim bizi bu istanbul gerçeğiyle yüzleştirir.ayrıca yönetmen filmin sonunda rol almış ve polis olarak karşımıza çıkmıştır. müziklerde babazula ve babıesrar aşmıştır zaten oraya hiç girmiyorum bile adamda, requiem for a dream etkisi yapar bazı sahneler küçük çaplı kliptir.Blogda yine tek başına ele aldığım, hakkında uzun uzun yazdığım, hisarüstü berduşlarının hikayesi.. Bir kutuda doğdu sarı ve bir kutuda gömdüler onu, sek rakı ve köpeköldüren şarabı ile..
Derviş Zaim yönetmenliğinde Ahmet Uğurlu'nun tavan yaptığı film müzikler baba zula ezilmişliğin sahipsizliğin filmi !! diyorum ben buna..reis kahveciye anlatır: babası yirmi yıl önce taksicilik yapmaktadır. gece 3-4 gibi bir sokağa girer. uzun, dar bir sokaktır bu. sokağın ortasında bir masa kuruludur. masada bir adam oturmuş kelle paça-işkembe (sarmısaklı, sirkeli, tam tekmil) çorba içmektedir. reis'in babası taksisinden iner ve "ne yapıyorsun" diye sorar. adam masadan kalkar, hiçbir şey demez, silahını çeker ve adamı vurur. reis şöyle der kahveciye: "işte ben de ne zaman uzun, dar bir sokağa girsem, sokakta bir masa, masada da çorba içen biri varsa takıyorum geri vitese...''
22 Mayıs 2008 Perşembe
Schizophrenia
hemen herkesin bir yaralı ceylan hali sergilediği ve ilginçtir hayata ayak bastığı anda yapıştığı tema. "ama ben.." "ve fakat.." "oysa.." sözcüklerini cümlelere doluşturan, telaffuz edenin ve işaret ettiği kişinin ölmesini istememi sağlayan iki kelime ki, bir x olarak ben bunu kabul ediyorum tüm paradoxların y bilinmeyenli denklemlerini yok ederek.. onun yerine şunu diyin bunu diyin de demiyorum kesinlikle, "alternatifini sunmuyorsan ne konuşuyorsun" diyecek olan çıkarsa ki çıkar bunlar, her ortamda palazlanırlar; bir krizantem tarlasında öten bülbüllerin şen sesinde boğazımızdan geçen sıcak şarap yudumlarıyla gökyüzünden inmekte olan aşk perilerini selamlıyoruz hiç tükenmeden, durdukça devingen, koştukça durağan, yürüdükçe büyüyen, büyüdükçe güzelleşen bir orman dinginliğinde çığlık oluyoruz hayıflanarak...ılıman ufolar ve güneşli yarınlar bizim, biliyoruz......
今日のグラディスカ
Şu pubculture evladımıda yuvaladığım blogspot mekanizmasında ''sonraki blog'' diye bir seçenek var ya.. Bloglar arasında gezinirken, youtube geleneksel kapatma haftalarından birini kutlarken, cumartesi sabahı ameliyat olmuşken , doktorun sigara ve içkiyi azalt , kilo ver evladım uyarıları eşliğinde her sabah iğneyi , akşam tentürdiyot aromalı pansumanı, günde iki defa ağrı kesici ve antibiyotiki yerken , sözlük mözlük bu sıcakta çekilmezken, ligler tatile girmiş ve avrupa futbol şampiyonası henüz başlamamışken, pazartesiye kadar raporlu olduğum için işe gidemiyorken, hava yapış yapış sıcakken , oyken , buyken, şuyken, oryuken, aduket, derken canım fena sıkılıyor evde..Desti izdivaç falan izleyen biri olsam sıkılmazdı belki.. Ama televizyonla ilişkim sadece futbol, basketbol ve sabahın köründe yayınlanan sinema filmleriyle, crime investigations kanalındaki seri katil belgesellerinden ibaret.Böyle olunca hal vaziyet; canım sıkıldıkça sonraki blog seçeneğine tıklayıp ne yapıyor yerküredeki milyonlarca insan, benimde dahil olduğum bu blogspot manyaklığı furyasında diye merak eder oldum internet aleminde.. Karşılaştığım başlık aynen yukarıya yazdığım gibi. Japonca'mı, Çince'mi,Kore dilimi bilemiyorum. Uzakdoğuyla ilişkim ninja filmleri, geyşalar ve suşiden ibaret. Uzun lafın kısası elalem her telden çalıyor işte. Biz burda durmadan futbola kafa patlatıp, sinema üzerine karalayıp arada ona buna değiniyoruz. Çok lazımmış gibi futbol ağırlıklı her telden blog kıvamında takılıyoruz, vakit geçiyor işte rahatlama oluyor, okuyan dostlar sağolsun bloguma karşı benim kadar gaddar değiller, entel kuntel yönetmen kıvamında söyleyip klişenin dibine vurmam gerekirse ''çok olumlu eleştiriler alıyorum'' blog hakkında.. Her neyse yukarıya yazdığım başlıktaki uzakdoğuca (bu ne demekse) blogda bir cam sanatçısı ve figür yapımcısı, maket koleksiyoncusu , her neyse işte ama belliki sanatçı bu arkadaş, dolma kalem bile tasarlamış adam. Evde oturup dolma kalem yapacak zamanı bulabilen insanlar var dünyada..Biz ofis ortamında kapitalizme kölelik ederken sıçacak vakti bulamıyoruz birader.Tebrik etmek lazım.hiçbir yorum yapmadan origami benzeri sanatsal ürünlerinide sergilemiş, ismini okuyamadığım blogun sahibi , home office kıvamında hazırlayıp bunları vermiş digital makinenin kadrajını çalışmalarına ve açmış blogu üzerinden paylaşımlara, fiberoptik kablo alemlerine..Bak iyide yapmış ta Türkiye'den adamın bir kelimesini bile anlayamadığım bloguna ulaştım , belimde ameliyatın izleri, oksijenli su ve sargı bezleriyle.. Ben hala ;ronaldo peşinde koşadurayım, elalem interneti üretim için kullansın. Herkes hayat denen tragedyanın farklı bir yönünden zevk alıyor, kendine farklı bir takıntı buluyor işte.Saplantılarımız, tutkularımız içinde yuvarlanıp gidiyoruz, bolca köşeli olmaya çalışarak. Herkes bir yerlerinden tutuyor veya tutamıyor işte hayat denen kol böreğini..Yukarıya blog sahibinin tasarladığı iki çalışmanın fotosunu koydum. Neden balkabağı yaptığını hala anlamayarak. Dolma kalemleri beğendim ama mail yoluyla isteyeceğim , kargo ücreti benden.4 Mayıs 2008 Pazar
Sil Baştan
18 Nisan 2008 Cuma
Sessizlik Cinayettir Bazen
Arada bir saçmala desin biri.. Üstüne düşüneyim , kesip biçeyim..



